2003 KISA FİLM YAZILAR - Kisafilm

İçeriğe git

Ana menü:

YAZILAR

KISA FİLMİN SUÇU NE ?
Ülkemizde ne yazık ki, uzun yıllardan beri uğraş verilmesine karşın, kısa film yapısal varlığını gerçek anlamda oluşturamadı. Zaten bu sorumluluğu salt gönüllü girişimlerle ayakta tutabilmek olası değil. Kısa film, alt yapı, üretim ve dağıtım açısından, kendi başına bir sektör olarak ciddiye alınmadığı sürece bu başıboşluğun sürgit devam edeceğini söylemek hiç de zor değil.
Bir ülkede, kısa filmin gerçek anlamda var olabilmesi için bazı koşulların mutlaka yerine getirilmesi gerekiyor. Bunun en başında özerk bir “Ulusal Sinema Merkezi”nin varlığı geliyor. Bu kurum içinde, kısa film bölümüne  kapsamlı bir yer ayrılmalı. En az üç-dört katlı bir binaya, on beş kişi kadar sürekli çalışan bir kadroya, bilgisayar donanımlarına, arşive, film izleme odalarına, web sayfasına sahip olmalı. Giderler devlet bütçesinden sağlanmalı. Dünyadaki örneklere baktığımızda kısa filmin kendi başına bir sektör olmasının atar damarını bu alt yapının oluşturduğunu görüyoruz. Fransa’da “Unifrance”, Yunanistan’da “Greek Film Centre”, Macaristan’da “Hungary Film Unio”, Meksika’da “Instituto Mexicano de Cinematografia” yada İran’da “Iranian Young Cinema Society” örneklerinde olduğu gibi.
Bir ülkede genç sinemacıların film üretimine katkı veren başka bir unsur ise nitelikli sinema okulları. Bu yüksek okulların, bir fakültenin bölümü olarak değil, yetenek sınavı ile öğrenci alan ayrı birer eğitim merkezleri olarak çalışması gerekiyor. Daha ilk yıldan başlayarak, yönetmen asistanlığı, ses, kurgu, senaryo, oyunculuk ve sanat yönetimi gibi bölümlere ayrılması, uygulama ağırlıklı bir program izlemesi öneriliyor. Profesyonel düzeyde teknik alt yapıya sahip olması  ve bu altyapıdan öğrencilerin yararlandırılması da  önemli diğer bir koşul. Dünyadaki örneklere bakıldığında, Danimarka’da “The National Film School of Denmark”, İngiltere’de “London Film Scool”, Polonya’da “Polizsh National Film-TV& Theatre School”, İsveç’te “Swedish Film Institute”, İsrail’de “Camera Obscura School of Art” gibi okullarının bu özellikleri taşıdıkları, buradaki genç yönetmenlerin 16mm ve 35mm formatında çok nitelikli yapıtlar ürettikleri biliniyor.
Diğer önemli bir nokta, kısa film yönetmenlerine, proje aşamasından başlayarak, filmin gösterim aşamasına kadar ciddi parasal destekler sağlamak. Bu genellikle ülkelerin kültür bakanlıkları ve ulusal televizyon kanalları tarafından gerçekleştiriliyor. Ayrıca yurt dışında, kısa filmleri finanse eden ticari prodüksiyon şirketleri var. Örneğin Avusturya’da “Sixpackfilm”, Belçika’da “La Boite Production”, Fransa’da “Premium Films” gibi.
Günümüz koşullarında, nitelikli bir kısa film için gerekli olan bütçe 40.000 euro civarında. Türkiye’de bugüne dek ne kültür bakanlığının, ne televizyon kanallarının, ne de prodüksiyon şirketlerinin bu boyutta bir kısa film desteklediği duyulmadı. Bürokraside ağırlığını hissettiren ticari sinemacıların yanında, kısa filmciler hep arka planlara itildiler. Birkaç çok düşük, önemsiz destekle geçiştirildiler. Samimi ve önemli bir yaklaşım olan  “TRT Genç Sinemacılar Programı”nı ve birkaç yıl sürdükten sonra kaldırılan “CİNE-5 Kısa film Yarışması” nı ayrı tutarsak, genç yönetmenler, özellikle yeni açılan ve bütçesi sınırlı olan TV kanallarının, yayınlayacak bedava film aradıklarında akla gelen birer kimlik olarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
Kısa Film Festivalleri ve toplu gösteriler de, bu alanın önemli arenalarıdır. Oysa bizler, sinema yapmak isteyen ve bu serüvene kısa filmle başlayan gençlerin, festival kapsamlarında sürekli olarak önemsiz insan davranışı gördükleri, konuk ağırlamada en geri plana itildikleri, verilen ödül miktarları ve ödül törenlerindeki yerleri ile küçümsendikleri, jüri üyelerindeki isimlerin adet yerini bulsun kabilinde seçildiği bir ülkede yaşıyoruz. Örneğin bu günlerde gündemde olan “Antalya Altın Portakal Film Festivali”,  en iyi kurmaca ulusal uzun metraj filme 60.000  lira parasal ödül vereceğini açıklarken, en iyi kurmaca uluslararası kısa filme 1.500 lirayı yeterli görebiliyor. İlginç bir ayrıntı da şu; bu ödül ancak aylar sonra ödeniyor, üstelik ödül törenine katılmak için gereken gidiş dönüş giderlerini de ödül alan kişi karşılıyor.  Ürgüp Belediye Başkanlığı ise, yaklaşık bir yıl önce sonuçlandırdığı “ Kısa Film Senaryosu” ödüllerini, üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına karşın, parası olmadığı gerekçesi ile ödemeyi ret ediyor. Bu örnekleri çoğaltmak çok da zor değil. Bütün bu davranışların kaynağında, kısa film yönetmenlerine ve yapıtlarına verilen değerin göstergeleri  yatıyor.
Eğer ülkemizde, beklendiği ölçüde nitelikli kısa filmler üretilemiyorsa bunun başlıca nedeni yukarda çok kısaca değinmeye çalıştığım örgütlenme, üretim ve dağıtım koşullarının yerine getirilememiş olmasıdır. Kimse suçu gençlerimizde aramasın, kimse onları beceriksiz, yeteneksiz ve yaratıcılık yoksunu olarak tanımlamaya kalkmasın. Yıllardır çok yakından izlemeye çalıştığım bu genç insanların tüm bu zorlulara karşın hala heyecanla çalıştıklarını, bir gün bir şeylerin düzeleceği umudunu yitirmediklerini görüyorum. Parklarda, sokaklarda, meydanlarda ellerindeki küçücük amatör video kameralarla dolaştıklarını, video kaset alabilmek için bile aralarında para toplamak zorunda kaldıklarını, çekim yerlerine çoğu kez yürüyerek gittiklerini, teknik sorunlarını çözebilmek için çalmadık kapı bırakmadıklarını ve daha bir çok şeyi iyi biliyorum. Ve bir gün uluslararası düzeyde, değer oldukları yeri alacaklarına da yürekten inanıyorum. Yeter ki hiç zaman yitirmeden, bu insanlarımızın  benliklerinde taşıdıkları enerji ve sinema tutkusuna, yanıt verebilecek olgunlukta bir toplum olmayı başarabilelim.
Hilmi Etikan
Ağustos 2003
Bu yazı Milliyet Sanat Dergisi Eylül 2003 ( Sayı 534 ) de yayınlanmıştır.

KISA FİLM ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ
Ülkemizde, 1921 yılında, Şadi Fikret Karagözoğlu’nun oyunculuğunu ve yönetmenliğini yaptığı 20 şer dakikalık “Bican Efendi” güldürüleri ile başlayan kurmaca kısa film serüveni günümüzde de sürüyor. 1970 li yıllarda, amatör sinemacının vazgeçilmez bir parçası olan 8mm lik sinema kameraları, özellikle kurguda ve seslendirmede ciddi sorunlar çıkardığından çok yaygınlaşamamış, “Hisar Kısa Film Yarışması” (1967) gibi amatörlere açık etkinlikler bile doğrusu pek müşteri bulamamıştı. Türkiye’de açılan çoğu derneklerde fotoğrafın yanında sinemanın yer almamış olması da, kısa filmin, dolayısıyla amatör sinemanın önünü kapayan diğer bir unsurdu.
Bugün ne değişti ?
Ülkeye yayılmış amatör sinema merkezleri yine yok. Sadece bazı üniversitelerin bünyesinde yer alan sinema klüplerinden söz edebiliyoruz. Buralarda yapılan çalışmalar da, film üretiminden çok, film gösterimlerini kapsıyor.
Ülkemizde kısa film seyircisi giderek oluşuyor ve bu seyirci nitelikli filmler izlemek istiyor. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Adana’da ve Antalya’da festivaller kapsamında gösterilen kısa  filmler, çoğu kez uzun metrajdan daha çok ilgi topluyor. Çünkü sinema seyircisinin büyük bir kısmını gençler oluşturuyor ve kısa film programları onlara değişik seyirlikler sunuyor. Bu filmlerde, tecimsel uzun metrajlarda çok az rastlayabilecekleri değişik konularla ve yaşamın ayrıntıları üzerine deneysel yaklaşımlarla karşılaşıyorlar. Bütçeleri ve teknik ekipleri çok kabarık olmayan, biraz çaba gösterilirse kendilerinin de gerçekleştirebilecekleri film örnekleri izliyorlar.
Konunun sevindirici yanı, dijital teknolojinin üretim ve çoğaltım koşullarını kolaylaştırmasının da katkılarıyla,ülkemizde her yıl yaklaşık 200 kısa filmin festivallere başvuruyor ve seyirci ile buluşuyor olması. Sanılanın aksine, kısa metraj filmler oldukça geniş bir kitle tarafından izleniyor. İyi filmler, belki küçük salonlarda, ama çok sık ve uzun yıllar gösteriliyor.
Video teknolojisinin yaygınlaşması, hem film üretimine hem de gösterimine büyük kolaylık sağladı. Konunun üzerinde düşünülmesi gereken yanı ise, bu çalışmaların büyük bir kısmını, sinema okullarında üretilen öğrenci filmlerinin oluşturması. Bu filmler belki süre açısından kısa film anlayışına uyuyor ama, nitelik olarak konuyla tam olarak örtüştüğü söylenemez. Çünkü kısa filmlerin olabildiğince, yerleşik sinema normlarına uzak ve bağımsız kalması gerekiyor. Bunun tek yolu da, dinamik genç sinemacı gruplarının oluşması ve filmler üretmesi.
Geçtiğimiz yıllarda, Yeşim Ustaoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Mustafa Altıoklar, Çağan Irmak, Ümit Ünal Reha Erdem, Tayfun Pirselimoğlu gibi birçok isim, ilk ürünlerini kısa metraj alanında verdikten sonra, profesyonel ortama geçtiler. Birikimlerini orada sürdürdüler. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, kurmaca kısa filmlerin Türkiye’de de parasal getirisi olmadığından, ne yazık ki devamlılık kolay sağlanamıyor. Kısa film çalışmaları ile umut veren gençler bir zaman sonra ister istemez başka alanlara yöneliyorlar. Avrupa ülkelerinde bizden farklı olan durum, genç sinemacılara hiç olmazsa üretim aşamasında ciddi desteklerin sağlanması ve çok sağlam filmlerin ortaya çıkmasına fırsat tanınması. Bunun yanı sıra, televizyon kanalları da, kısa filmlere sponsor olarak, onları yayınlayarak bu alana büyük destek veriyorlar.
Dünyanın birçok ülkesinde, Kültür Bakanlıkları kısa filmin en büyük destekleyicisi konumunda iken, ülkemiz Kültür Bakanlığı, ne yazık ki, kurmaca kısa film türünü, bir üretim şekli olarak, sinemanın bulunuşundan ancak 100 yıl sonra, 5 Eylül 1995 yılında resmen tanıyabildi.
Ülkemizde bugüne dek çok verimli girişimlerde bulunulduğu da yadsınamaz. En başta festival yöneticilerinin kısa filme gösterdikleri yakın ilgi ve destek bugün gelinen noktanın temel unsurudur. Yeşilçam sineması diye tanımlanan kesimdeki profesyonellerin genç sinemacılara verdiği gönüllü destekler, TRT “ Genç Sinemacılar” programı, akademisyenlerin değerli katkıları, basında görev yapan genç gazetecilerin konuyu kamu oyuna yansıtmada gösterdikleri duyarlılık, kısa filmin yol alabilmesinde önemli kilometre taşlarıdır. Son yıllarda, Kültür Bakanlığımızın film festivallerine verdiği olumlu destek de dikkat çekicidir.
Kısa film, deneysel sinemanın, yeni bakış açılarının, değişik kamera hareketlerinin, çarpıcı seslendirme biçimlerinin sınanabildiği yaygın üretim alanı olarak önemini her zaman korumaktadır. Uzun metraja uygun düşmeyen, kısa ama çarpıcı öykülerin, görsel belgelerin, animasyonların yaratım ortamını oluşturmaktadır. Hem ulusal hem de uluslararası boyutta sinemasal yaşamdan gençlerin pay alabilmesini sağlamaktadır..
Şunu unutmamak gerekir ki, amatör sinemacı, acemi sinemacı demek değildir. Kuşkusuz içinde acemileri de olacaktır. Ne ki onların da, kısa zamanda kendilerini yetiştirmemeleri için bir neden yoktur. Asıl önemli olan, örgütleri güçlenmemiş ve genç sinemacıları varolmayan ülkelerin, gerçek sinema sanatı dünyasına da sahip olamamalarıdır. Tek çıkış yolu, ciddi kültür politikalarının oluşturulması ve gençlerin önündeki engellerin kaldırılmasıdır.

 
SÖYLEŞİ
Hacettepe Üniversitesinde edebiyat üzerine aldığınız eğitimin ardından sinemaya yönelmeniz nasıl oldu?
Esas amacım sinema eğitimi yapmaktı ancak o yıllarda yani 1969 yıllarında Türkiye’de sinema eğitimi yeren üniversiteler yoktu. Genel kültürümü geliştirmek amacıyla Fransız dili ve edebiyatı bölümünü seçtim.  Orta öğrenimimin bir kısmını Galatasaray lisesinde yaptığım için dersleri izlemem zor olmuyordu. Bu arada kalan boş zamanlarımda da sinema ilgili çalışmalar yapıyordum. Örneğin 8mm lik kısa filmler çekiyordum, Mehmet Fuat’ın çıkardığı “Yeni Dergi” için ünlü yönetmenlerimizle röportajlar yapıyordum, gazetelere yazılar yazıyordum. 1973 yılında sinema eğitimi almak için Paris’e gittiğim zaman da edebiyatla olan bağımı koparmadım. Sorbonne Üniversinde, Claude Simon’un “l’Herbe” ( Ot ) isimli romanı üzerine sinema edebiyat ilişkisini konu alan bir mastır yaptım. Yani benim öğrencilik yaşamımda sinema ve edebiyat hep birlikte var oldu.
Aynı zamanda bir edebiyatçı olarak sinema  edebiyat ilişkisiyle ilgili fikirleriniz nelerdir ?
Sinema hepimizin bildiği gibi içinde değişik bir çok sanat dalını birden barındırıyor. Fotoğraf, müzik, oyunculuk gibi. Ama en temel unsurun edebiyat olduğunu düşünüyorum. Çünkü senaryo dediğimiz yapıt filmin temelidir ve edebiyatın özel alanından başka bir şey değildir. Yazılmış olan bir senaryo, filme çekilmese bile ortaya çıkmış bir üründür ve kendi başına vardır. Klasik bir senaryoda, roman ve öykülerde rastladığımız, olay, kişiler, diyaloglar, mekan betimlemeleri gibi unsurların tümünün yer aldığı görülür.  Doğru olduğunu düşündüğüm “ İyi bir senaryodan kötü bir film çekilebilir ama kötü bir senaryodan iyi film çekilemez” diye bir saptama vardır. Bu da anlatı gücünün, temel öykünün, bir film için ne denli önemli olduğunun bir kanıtıdır.
En başarılı bulduğunuz edebiyat uyarlamaları hangileri?
Bu soruya yanıt vermek benim için oldukça güç. Çünkü bir film eleştirmeni değilim ve açıkçası çok fazla film izleyemiyorum. Eğer romanını okumuşsam o filme gitmiyorum ya da filmini görmüşsem bir de romanını alıp okumuyorum. Böyle olunca da bir karşılaştırma yapmam mümkün olmuyor. Sanırım edebiyat uyarlamalarının ancak yüzde 15 yada 20 si kayda değer oluyor. Eğer bir edebiyat eseri yaratılırken, yazarı tarafından okuyucusuna kitap olarak ulaştırılması hedeflenmişse onu o özel dünyasından çıkarıp beyaz perdede ete kemiğe büründürdüğünüz zaman çoğu kez büyüsü ve etkisi bozuluyor sanıyorum.
Belgeseli tercih etmenizin nedeni?
Ben kalabalıktan hoşlanan bir insan değilim. Bu nedenle uzun metraj kurmaca ( fiction ) filmin yaratımındaki o kaos ortamına girmeyi hiçbir zaman düşünmedim. Belgesel film çalışması bana daha sakin, daha uygun geliyor galiba.
Birçok ulusal ve uluslararası festivallerde görev aldınız. Bir uzun metraj film ile kısa film arasındaki temel fark nedir sizce? Kriterler nelerdir?
Kısa film her şeyden önce tabii ki bir süre sorunudur. Genellikle yarım saatin altındaki film çalışmalarına kısa metraj film tanımlaması getiriliyor. Ama bana sorarsanız kısa film 7  veya 8 dakikayı geçmemelidir.  Yaklaşık 30 yıldır kısa film dünyasına yakın durmaya çalışıyorum gözlemlediğim kadarıyla bu süre aşıldığında kısa filmler giderek uzun metraj filmlere öykünmeye başlıyor, kendi öz kimliğinden uzaklaşıyor. Bence başarılı bir kısa filmi uzun filmden ayıran en büyük özellik içinde barındırması gereken “yalınlık ve zekâ yoğunluğu”dur. Uzun metraj film yönetmeninin elinde 120 dakika kadar geniş bir zaman ve öyküyü içine yerleştirebileceği 150 –200 sayfalık bir senaryo vardır. Yani seyirciyi etkileyebilmek, anlatmak istediğini görselleştirebilmek için oldukça geniş ve ayrıcalıklı bir zaman aralığı. Kısa film yönetmeni ise hiçbir zaman bu lükse sahip değildir. Onun çok daha akıllı ve atak olması gerekir. Elindeki yaklaşık 3 – 5 sayfalık senaryonun her satırını çok dikkatli ve ustaca kullanmasını bilmelidir. Çok kısa bir zaman dilimi içinde izleyiciye filmini benimsetmesi ve etkilemesi gerekmektedir. Tabii bunu başaran kısa filmin, tüm dünya ülkeleri göz önüne alındığı zaman bile ne yazık ki pek az olduğunu biliyoruz. Çekilen kısa filmlerin nerdeyse yüzde doksanının uzun filmlerin birer kısa kopyası olduğunu görüyoruz.
Bunun temelinde yadsınamaz bir sorun var: Kurmaca kısa filmlerle ticari sinema kulvarında var olmak olası değil. Yani bu işten para kazanmak diye bir şey yok. Bu nedenle genç yönetmenler genellikle, kısa filmlerini bir kartvizit olarak kullanma düşüncesindeler. Çoğu kez kısa filmlerini örnek göstererek uzun metraj piyasasında kendilerine yer edinmeye çalışıyorlar. Haksız da sayılmazlar. Eğer sinema dünyasında var olmak istiyorlarsa önlerinde başka da bir seçenek yok gibi.
Uzun yıllardan beri hem İFSAK( İstanbul fotoğraf ve sinema amatörleri derneği ) “Ulusal Kısa Film Yarışması”nın yürütücülüğünü yapıyorsunuz, hem de “ uluslararası İstanbul kısa film günleri” yöneticiliğini üstleniyorsunuz. Bu etkinlikler konusunda bilgi verir misiniz?
Bu iki etkinliği de çok önemsiyorum. Bu yıl “İFSAK Ulusal Kısa Film Yarışması”nın 25. sini gerçekleştiriyoruz. Bu çok uzun bir süre. İFSAK’ın bu alanda çok önemli bir misyonu yerine getirdiğini ve bunu bugünde büyük bir titizlikle sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bu yarışma kısa film alanında artık bir klasik olmuştur. Bu gün ulusal sinemamız içinde adı öne çıkan Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Mustafa Altıoklar, Çağan Irmak, Ümit Ünal, Tayfun Pirselimoğlu gibi bir çok yönetmen adını ilk kez bu yarışma aracılığı ile duyurmuştur. İFSAK yarışmasında ödül almak yönetmeni için ciddi bir prestijdir.
Diğer bir etkinlik ise bu yıl 16. sını gerçekleştireceğimiz “İstanbul Uluslararası Kısa Film Günleri” dir. Bu program özel bir tertip komitesi tarafından hazırlanıyor. Yaklaşık 15 ülkenin kültür işleri temsilcisinin yer aldığı bir komite bu. Fransız Kültür Merkezi, İtalyan Kültür Merkezi ve Alman Kültür Merkezi salonlarını bir hafta boyunca bu etkinliğe açıyorlar. 35mm ve 16mm olarak gösterdiğimiz sinema filmlerinin seçilmesini ve ülkemize ulaşmasını ise konsolosluklar sağlıyorlar. Geçen yılki komitede Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, Danimarka, Hollanda, İngiltere, İran, İspanya, İsrail, İsveç, İtalya , Macaristan, Meksika, Polonya ve Yunanistan yer aldı.  Türkiye bölümünde, İFSAK yarışmasında ön elemeyi geçen filmlere yer veriyoruz. Yaklaşık 12 bin koltuğun dolduğu bu gösterilere her yıl yaklaşık 20 yabancı kısa film yönetmeni, festival organizatörü ve film yapımcıları konuk olarak katılıyor. Dünya çapında büyük bir beğeni kazanan bu organizasyon kapsamında, tüm filmler ücretsiz olarak gösteriliyor. Özellikle genç sinema severlerin yoğun ilgi gösterdiği bu programı her yıl Nisan ayının ilk haftasında gerçekleştiriyoruz. Konsolosluklar dışında, bu güne kadar Kültür Bakanlığımızın, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılığın, Metropol Multimedia nın desteklerini aldık. Önümüzdeki yıl VESTEL de katkılarını esirgemeyeceklerini bildirdi. Bunların dışında çevirilerde, konuk ağırlamada bizlere yardımcı olan çok değerli dostlarımız var. Onlar da bireysel desteklerini esirgemiyorlar.
Uzun zamandır yürüttüğünüz bir de sinema atölyeniz var. Bizleri biraz bilgilendirir misiniz?
Çağdaş toplumlarda örgün eğitim merkezleri dışında gerçekleştirilen seminerler, atölyeler çok önem kazanmaya başladı. Çünkü buralarda günceli yakalamak, yeniliklerden haberdar olmak çok daha hızlı ve  etkili olmaya başladı. Uzun yıllardan beri gerçekleştirmeye çalıştığım sinema atölyelerinin amacı özellikle kısa film çekmek isteyenlere yol göstermek, onlara sinemanın temel kurallarını tanıtmak ve bir uygulama çalışması kapsamında bilgilerini pekiştirmek. Yaklaşık 12 – 15 katılımcı ile yürüttüğümüz bu atölye çalışması üç ay sürüyor. Dileyen herkes katılabiliyor. Cumartesi günleri saat 11.00 – 15.00 arasında bir araya geldiğimiz katılımcılarla yaklaşık 50 saat boyunca beraber oluyoruz. 10  veya 15 dakikalık bir kısa film çekiliyor. Genellikle çağdaş Türk kısa öykülerinden uyarlamalar çekiliyor. Bugünlerde yeni bir atölye çalışmasını daha başlatacağız. Dileyenler ayrıntılı bilgi için www.kisafilm.com web sayfasına bakabilir ya da 0212.2525700 nolu telefondan bilgi alabilirler.
Kısa filmle ilgilenen herkes adına diyorum "iyi ki varsınız" her şey için çok teşekkürler.


 
İçeriğe dön | Ana menüye dön