Ana menü:
*ŞU JÜRİ MESELESİ !2025 yılıyla birlikte bir festival sezonunu daha geride bıraktık. Filmler gösterildi, ödüller verildi, açılışlar yapıldı, kapanışlar konuşuldu. Ve her zamanki sorular yine tekrarlandı: “Ödüller kime gitti?”, “Jüri gerçekten izledi mi?”, “Bu film nasıl kazanır?” “Bu isimler nasıl jüriye seçilir?”Bu sorular yalnızca sonuçlara dair bir meraktan doğmuyor. Asıl mesele, değerlendirme süreçlerine duyulan güvensizlik. Çünkü bir festivalin ne kadar sahici olduğu, en çok da jürisi üzerinden okunur.Jüri, bir festivalin yalnızca ödül dağıtan kurulunu değil; estetik aklını, etik sınırlarını ve sinemaya nasıl baktığını temsil eden yapısıdır. Prestijli festivaller jüriyi bir vitrin unsuru olarak değil, festivalin entelektüel omurgası olarak konumlandırır. Hangi sinema anlayışına alan açıldığını, hangi risklerin göze alındığını, hangi anlatıların görünür kılındığını jüri üzerinden anlarız.Bu yüzden jüri kararlarını “doğru” ya da “yanlış” gibi mutlak kavramlarla tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. Sinemada mutlak doğrular yoktur. Jüri bir mahkeme değil, verilen kararlar da hüküm niteliği taşımaz. Her jüri üyesi filmi kendi birikimiyle, estetik anlayışıyla, hayat tecrübesiyle izler. Sübjektif olmak kaçınılmazdır.Ama sübjektif olmak, ölçüsüz olmak demek değildir.Bir festival jürisi oluşturulurken, o festivalin sinema anlayışını taşıyabilecek, farklı bakışlara açık, sinemayla süreklilik içinde ilişki kuran insanlardan oluşması gerekir. Jürinin kimlerden oluştuğu, festivalin kendini nerede konumlandırdığının da açık bir göstergesidir.Son yıllarda belgeselden kurmacaya, jürilerde popüler ya da popülist isimlere daha sık rastlıyoruz. Bunun festivalin tanıtımına katkı sağlaması amaçlanıyorsa, bunun ne kadar karşılık bulduğu gerçekten tartışmalı. Bir festivalin görünürlüğü, jürideki bir tanınmış isme bağlıysa, burada durup düşünmek gerekir. Elbette sinemayla gerçek bir ilişkisi olan, jüri olma niteliklerini taşıyan tanınmış isimler bunun dışında. Mesele, sadece tanınırlığı nedeniyle bir ismin jüri koltuğuna oturtulması. Çünkü jürilik vitrin işi değil; izlemeyi, düşünmeyi ve çoğu zaman geri planda kalmayı gerektiren bir sorumluluk. Festivalin gücü afişteki isimlerden değil, temsil ettiği sinema anlayışından gelir.Bir jüride, sinemanın farklı aşamalarında emek veren, farklı kuşaklardan gelen, izleme pratiği güçlü ve etik sorumluluğun farkında isimlerin bir araya gelmesi, hem kör noktaları azaltır hem de değerlendirmeyi zenginleştirir. Jüri, tek bir bakışı temsil etmek için değil; bakışlar arasında bir denge kurmak, farklı bakışlara alan açmak için vardır.Aynı isimlerin kısa aralıklarla pek çok festivalde jüri olarak karşımıza çıkması da başka bir mesele. Bu durum zamanla bakışın daralmasına yol açabiliyor. Oysa sinema, farklı perspektiflerle canlı kalır. Jüri rotasyonu bu yüzden yalnızca temsiliyet değil, düşünsel yenilenme meselesidir.Jüri seçimi kadar, jürinin nasıl çalıştığı da mühim. Filmlerin hangi koşullarda izlendiği, değerlendirme süreçlerinin nasıl işlediği yarışmacılar için teknik bir ayrıntı değil, doğrudan etik bir konu. “Filmim gerçekten izlendi mi?” sorusu cevapsız kaldığında, festivalle kurulan bağ sessizce zarar görür. Bu güven, büyük laflarla değil; açık, tutarlı ve uygulanabilir süreçlerle kurulabilir.Ön jüri meselesi de burada özel bir konumda. Ön jüride verilen kararlar, filmin seyirciye ve ana jüriye ulaşma ihtimalini doğrudan belirler. Bu nedenle ön jürinin sinema bilgisi, çeşitliliği ve değerlendirme ölçütleri son derece kritik. Hatta kimi zaman ana jüriden bile daha belirleyici. Değerlendirmelerin kişisel tercihlerden çok açık kriterlere dayanması, sürecin sağlığı açısından da büyük önem taşır.Ön jürinin baştan açıklanıp açıklanmaması ise hassas bir denge. Baştan açıklamak şeffaflık hissi yaratabilir; ama küçük çevrelerde yönlendirme riskini de beraberinde getirir. Son yıllarda bazı festivallerin benimsediği gecikmeli şeffaflık modeli —seçki açıklandıktan sonra ön jüri isimlerinin ve genel değerlendirme çerçevesinin paylaşılması— bu dengeyi kurmak açısından daha sağlıklı bir yol gibi görünüyor. Gerçi genellikle değerlendirme çerçevesi paylaşılmıyor.Hiçbir jüri tamamen tarafsız değildir. Tarafsızlık zaten mümkün değil. Asıl mesele, eşit mesafe.Bir filmi sevmesek bile ciddiye almak.Bir yönetmeni tanıyor olsak bile mesafeyi koruyabilmek.Bir türe uzak olsak bile, onu anlamaya çalışmak.Jüri olmak, beğeni dayatmak değil; kendi beğenisinin sınırlarını fark edebilmektir.Festival jürilerinde zaman zaman yakın çevrelerin, tanışıklıkların ya da benzer estetik eğilimlerin ağırlık kazandığı algısı da konuşulur. Bu durum çoğu zaman niyetten bağımsızdır; ama dışarıdan bakıldığında kararların tekdüze algılanmasına yol açabilir. Oysa bir ödül açıklandığında hem seyircinin hem sinemacının hissetmek istediği şey çok basit: “Bu film gerçekten görülmüş.”Ben jürilerin adalet dağıttığına da inanmıyorum. Zaten böyle bir güçleri yok. Ama dürüst bir bakışın mümkün olduğuna inanıyorum. Bilgiye, etik tutarlılığa ve vicdana dayanan bir değerlendirme kusursuz olmayabilir; ama inandırıcı olur.Belki de mesele tam olarak şu:Jüri olmak demek, yalnızca karar vermek değil; o kararın sorumluluğunu sessizce taşımayı göze almak demek.Ve zaman zaman kendine şu soruları sorabilmek denek:“Bu filmi gerçekten gördüm mü?”“Bu filmi gerçekten dinledim mi?”“Bu filmi gerçekten okudum mu?”Bu sorular sorulmaya devam ettiği sürece, festival jürileri sinema için hâlâ anlamlıdır. Aksi takdirde mesele, birkaç tanıdığın bir araya gelip filmler üzerine karar verdiği, aynı isimlerin, aynı bakışların, aynı sonuçların dönüp durduğu kapalı bir döngüye dönüşür. Bu döngüden sinema da, sinemacı da zarar görür.Çünkü sonunda ödülü kimin aldığı çoğu zaman hatırlanmaz; geriye gerçekten görülen, duyulan ve düşünülen iyi filmler kalır.Sinemanın hafızası, ödül heykelciklerinden çok bu filmlerle yazılır.Semra Korver ( Cine Dergi ) 3 Ocak 2026*BELGESEL (CİLER) İN ZORLU SINAVI“Şiirli Oda’nın İzinde” belgeselinin yapımcısı ve yönetmeni Bingöl Elmas, filminin Kültür Bakanlığı tarafından kabul edilmemesine karşı onurlu bir duruş sergiliyor. Bakanlık, destek adı altında verdiği parayı geri istemiş, Elmas da hemen ödemiş, hem de faiziyle birlikte (Sahi, Bakanlık yardım ve desteklerini filmin tesliminden sonra yapıyor, geçen zamanda enflasyonun erittiklerini hiç mi hiç düşünmüyor; “nas” da olsa, keser hep kendine yontuyor).Kapadokya’da, Rumlarla Türkler (hatta Ermenilerle Yahudiler de iç içe yaşarken, Cumhuriyet öncesi ve hemen sonrasında her şey değişmiş. Şair, ressam Kostas Meliadis kendi evini şiir buluşmalarına açmış. İnsanlar ona şiir yazdırıp duvara resmettiriyorlarmış. Gerçekten de tablo niteliğinde, estetik değeri yüksek şiirler ve tablolar var. Mübadeleyle (on binlerce insan Yunanistan’a, oradan da Türkiye’ye gönderilmiş) eski mekânlar kendi kaderine terk edilmiş. Yerel rehber hem çevre atkivisti, gazeteci Mükremin Toprak, bu evlerin, yaşam hafızaları olduğu bilinciyle tek tek fotoğraflamış ve korunması için canla başla çalışmış.Bingöl Elmas, bir tarihi değerin göz göre göre yok edilmemesi için hem Mükremin Toprak’ın anlatımıyla bu şiirli odayı tarihi ve doğal güzelliğiyle belgelemek istemiş. Kültür Bakanlığı, “Şiirli Oda’nın İzinde” belgeselini onaylamış ve destek vermiş. Uzun ve meşakkatli (film çekimi gerçekten zaman ve zemin gerektirir, sosyal ve ekonomik olarak her türlü zorlar insanı.İyi de Kültür Bakanlığı, neden verdiği desteği hem de faiziyle geri almış? Bingöl Elmas, “Ben herkesin, hatta kendilerinin de bildiği gerçekleri anlattım” diyor.Filmin ilk montajlanmış halini izledim, ne teknik eksiklik ne de politik bir sataşma var; alabildiğine başarılı bir çalışma… Madem teknik bir eksiklik yok, Bakanlık verdiği kararı neden çiğnemiş? Çünkü o güzelim Kapadokya’da yol yapımı için buldozerler, ekskavatörler, büyük tonajlı kamyonlar vızır vızır çalışıyor. Görmemek için siyasi kör olmak gerekiyor ya; böyle söylenemediği için “titiz ve ince bir çalışma” yaptıklarını söyleyen yetkililerin kendilerini korumak amacıyla böyle davrandıklarını anlıyoruz.Oysa adı üstünde Kültür ve Kültür Bakanlığı, diğer ilgili bakanlıkları da yanına alıp yeni yapılaşmaları ve yol yapımıyla birlikte yıkılmaya doğru hızla ilerleyen peribacalarını korumak için Bingöl Elmas’a teşekkür etmeli. Sanıyorum, Orwell’in kendisiyle özdeşleşen o sözünü bilmiyorlar.Kurmaca film ile belgeseli ayırt eden belirteç; filmin duyguya ve düş(ünce)lere dayalı bir anlatımı varken… Belgesel, var olanı ortaya koyar ve “haber” verir. Bu çerçevede, Bingöl Elmas’a, bakanlık yetkilileri telefonda (yazılı verebilirler mi, istesek), “Senaryonuzda sapma var” demişler… Bu ne demek? Sadece ve sadece gerçekleri anlatan belgeselin yasaklanması ve/veya sansürlenmesi için bir fırsat demek.Bizde “birlik” var da yok… Hiçbir sektörde olmadığı kadar “Meslek Birliği”miz, iki sendikamız, bir federasyonumuz var, ancak hemen hiçbiri (Sine-Sen dışında) konuyla ilgili parmaklarını bile kıpırdatmadı. Gözlerini kapayınca bir şey olmamış olmuyor; bugün ona, yarın sana gelecek, ama o zaman yanında kimseyi bulamayacaksın demek gerekir, bu sinemayı geliştirmeyi sözde hedefleyen meslek birliklerine… Sadece onlara mı, üniversitelere, güzel sanatlar fakültelerine, akademisyenlere hatta kanaat önderlerine kadar herkese.Bingöl Elmas’ın yanında olmalı, kamuoyunu bilgilendirerek bu tür yasaklama, sansür ve ekonomik engellemelere karşı durmalıyız.Sinemacı olarak da, bu alanda yer alan biri olarak da, hatta sıradan bir insan olarak da bu itirazı yükseltmezsek yarın çok daha kötülerini sürecekler önümüze.Belgeselcilerin yanındayız. Bingöl Elmas’ın yanındayız.Korkut Akın(https://sadibey.com/2026/07/31/belgeselcilerin-zorlu-sinavi/)(07 Ağustos 2026)